ÜMRAN AVCI – Büyülü gerçekçi edebiyatın önemli kalemi Nazlı Eray’ın son kitabı “Olmayanın Güncesi” okurla buluştu. Romanın anlatıcı kahramanı yazarla aynı adı taşıyan Nazlı… Hikâye, roman kahramanına kara büyü yapıldığının ortaya çıkmasıyla gelişiyor. Nazlı, üzerine toplu iğneler saplanmış voodoo bebeğinin peşinden maceradan maceraya atılıyor. Eray, yarattığı büyülü evrende Deli İbrahim’i, Cinci Hoca’yı, Kennedy’ye yönelik suikastı kaydeden Abraham Zapruder’i, Kennedy’den kısa bir süre sonra öldürülen polis memuru Tippit’i, Ediz Hun’u, Nikola Tesla ve Roman Polanski’yi konuk ediyor. Bir yandan da yakın tarihin bu önemli isimlerine insani bir bakış atıyor. Romanın ilk paragrafında; “Zaman, tabancadan atılmış bir kurşun gibidir. Ya öldürür ya sıyırıp geçer” diyen Nazlı Eray hem romanını hem de kişisel tarihinde kurşun etkisi yaratan olayları anlattı.
Romanın ilk paragrafında, “Zaman, tabancadan atılmış bir kurşun gibidir. Ya öldürür geçer ya sıyırır geçer” demişsiniz. Sizde hangisi ağırlıklı olarak hissettirdi kendini. Öldürdüğü ve sıyırıp geçtiği zamanlara dönsek neler söylersiniz?
Zaman benim hayatımda şimdiye kadar tabancadan atılan kurşunun sıyırıp geçmesi gibi oldu diyebiliriz. Öldürdüğü zamanlar da oldu. Beni sıyırıp geçtiği yer ölümün kıyısından geçtiğim hastane günlerim. Kimi zaman o atışın beni öldürdüğünü hissettiğim hâlde sonra rahatladığım, kurtuldum diye düşündüğüm de olmuştur. Bir toksik ilişkinin bitmesi gibi mesela. Sen bitiremiyorsun ama karşındaki bitiriyor. O kurşun seni o an için öldürüyor sanıyorsun ama kurtuluşun oluyor.
Az önce bahsettiğiniz hastane günlerine bir otobiyografik öge olarak bu kitapta da yer vermişsiniz.
Evet, 1970’li yıllardı. Genelde sporcuların yaşadığı mekanik bir bağırsak düğümlenmesi oldu bende. Uzun yıllar hastanelerde kaldım. 28 yaşında girdiğim hastaneden 31 yaşında çıktım. O zamanlar şimdiki gibi görüntüleme aletleri yoktu. Doktorlar sadece karnını dinleyebiliyordu. O yılları düşününce bu röportajı yapmam, 110 küsur kitap yazmam bile mucize. O süreç edebi hayatıma çok etki etti. Koskocaman kalın tahtadan gıcırdayan kapıları önüme açtı. Garip bir doğuş oldu benim için. Değişik bir hayat dilimi. Bana kendimi tanıttı, sabırlı, sessiz ve güçlü olduğumu anladım. Ölüme röveşata attım. Sıyırdı geçti dediğim kurşunlardan biri bu mesela.

Büyü bölümünde, “Yazıyorum ama sonradan yazdıklarımı okuyamıyorum” diyorsunuz. Gerçeklik payı var mı bunda?
Yüzde 100. Çok rahat yazıyorum ama okuyamıyorum. Hatta okumuyorum. O yüzden hiçbir şey kaybetmiyorum. O kadar inanarak, o kadar içimden akarak yazıyorum ki dönüp okumak ihtiyacı hissetmiyorum. Bu birçok yazarın garibine gider ama bir nehrin yatağını değiştiremem ben. O zaman yapay olur. Yazdıklarımı okurken ağlayanlar, gülenler, kahkaha atanlar var. Onu başka şekillere sokarsam metnin orijinal hâliyle oynanmış olur. Hayat da böyle değil mi? Yaşıyoruz ve bitiyor.
ROMAN POLANSKİ’DEN DELİ İBRAHİM’E
Sizi etkileyen tarihi karakterler ve olayları bu kitapta bir araya getirdiğinizi söylemek mümkün sanırım.
Kesinlikle beni etkileyen kişi ve olaylara yer açtım. Roman Polanski; Avrupa’da bir filmin çekimleriyle meşgulken karısı Sharon Tate, Charles Manson tarikatı eliyle Los Angeles’ta öldürülüyor. Polanski çekimde olduğu için kurtuluyor. Yoksa o da karısı Sharon Tate ve arkadaşları gibi bir hiç uğruna öldürülecekti. Büyük bir yankı uyandırmıştı bu katliam. Beni de çok sarsmıştı. Kapakta da kullandık Sharon Tate’in fotoğrafını. Roman Polanski tabii ki çok etkileniyor bu olaydan. Karısının ölümünü gördükten sonra evin dışında yedi saat oturup düşünüyor. Ne düşündüğünü bilmiyoruz. Sonra Polonya’ya gidiyor ve katliam sonrası ilk filmini çekiyor: “Macbeth”. Baş eserlerinden biri. Demek ki hissettiklerini Shakespeare’in ölümsüz eserine akıtıyor.
Bir diğer tarihi karakter de Deli İbrahim.
Çünkü Deli İbrahim yıllarca demir parmaklıklar arkasında kaldı. Yiyeceğini getiriyorlardı kafes içine. Kilitler her çevrildiğinde, üzerine kapalı her kapı açıldığında ‘Beni boğmaya mı geldiler acaba?’ diye paranoyak oluyor. Evhamları artıyor. Sonra birden ‘Padişahım çok yaşa’ nidalarıyla tahta oturuyor. John F. Kennedy ise ABD Başkanı oluyor. Dünya onun elinde ama beynini dağıtıyorlar. Tüm bu olaylar beni çok etkilediği için kitabımda anmak istedim bu isimleri…
‘‘İhtiyar’ dediğim adam bir yandan da dehaydı’
Kitabın bir yerinde anılara yolculuk yaparken Huzur Apartmanı’na gidiyoruz. Zamanda yolculuk yaparak girdiğiniz evde, “İhtiyarın oturduğu koltuk sigara yanıkları ile dolu” diye tasvir ediyorsunuz. Burada “ihtiyar” diye andığınız kişi, sizden 25 yaş büyük olan ayrıldığınız eşiniz Metin And mı?
Evet, Metin And’ın koltuğu. Her gece o koltuğa oturup sabaha kadar dört farklı ekrandan aynı anda televizyon seyrederdi. Birinde bale, birinde dünyanın en ünlü illüzyon gösterilerini, birinde tiyatro oyunlarını, birinde de bir film. Sabaha kadar açık kalırdı o televizyon. Gece yarısı bir bakardım ki sigara külü uzamış. Yangın çıkmasın diye elinden usulca alırdım sigarasını. ‘İhtiyar’ dediğim adam bir yandan da dehaydı. Bunun farkındaydım. Bir dehanın bütün acımasızlığı, nankörlüğü ve sertliği vardı onda… Bu da bana değen kurşunlardan biriydi…
Roman karakterine yapılan büyünün bozulması için alanında ünlü bir karakterin o mektubu okuması gerekiyor. Romandaki soruyu size yöneltirsem: Bir mektup olsaydınız kim okusun isterdiniz sizi?
Sinemacı olsaydı Roman Polanski okusun isterdim. Veya Fransız yönetmen François Truffaut. Bir yazar olsa Dostoyevski, bir şair olsa Rimbaud olsun isterdim…
