“Geçmişin Köklerinden Geleceğin Kanatlarına” Uzanan Bir Sohbet

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Moda bazen yalnızca yeni olanın peşinden gitmek değil, geçmişle kurulan ilişkiyi yeniden yorumlamak anlamına geliyor. Lug Von Siga’nın İlkbahar/Yaz 2026 koleksiyonu “Geçmişin Köklerinden Geleceğin Kanatlarına”, kültürel mirası yaşayan bir tasarım diline dönüştürüyor. Anadolu’nun kültürel birikiminden, el işçiliğinden ve kuşaktan kuşağa aktarılan zanaat bilgisinden beslenen Heritage koleksiyonu, köklü değerleri çağdaş bir estetik anlayışıyla yeniden yorumluyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde çekilen kampanyasıyla bu anlatıyı güçlendiren Heritage koleksiyonu vesilesiyle, Lug Von Siga’nın kurucusu ve kreatif direktörü Gül Ağış, kültürel hafızanın modadaki karşılığını, zanaatın geleceğini ve sürdürülebilirliğin gerçek anlamını anlattı.

İlkbahar/Yaz 2026 koleksiyonunuz “Geçmişin Köklerinden Geleceğin Kanatlarına” başlığıyla yalnızca bir estetik öneri sunmuyor, aynı zamanda bir düşünme biçimi öneriyor. Sizin için kültürel mirası “taşımak” ile “yeniden üretmek” arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bulanıklaşıyor?
Benim için kültürel mirası taşımak, onu olduğu gibi bugüne getirmek değili onun ruhunu, dilini ve duygusunu anlayarak yeniden yorumlamak demek. Bir motifin biçimini almak kolaydır ama asıl mesele onun neden doğduğunu, hangi duyguyu taşıdığını ve hangi yaşam deneyimlerinden beslendiğini anlamaktır. Benim sınırım da burada başlıyor. Kopyalamak yerine, onun taşıdığı anlamla ve duyguyla bir bağ kurmaya çalışıyorum.

El işçiliği, desenler, renkler ve formlar benim için geçmişten gelen sabit unsurlar değil, bugünün kadınıyla yeniden konuşabilen yaşayan bir dil. Bu yüzden kültürel mirası yeniden üretirken onu nostaljik bir alana hapsetmek istemiyorum. Tam tersine onu bugünün gardırobuna, bugünün hareketine ve geleceğin estetiğine taşımaya çalışıyorum.

Lug Von Siga koleksiyonlarında uzun zamandır Anadolu referanslarını görüyoruz. Bu sezon ise odağın “ilham alınan değerlerin kendisine” yöneldiğini söylüyorsunuz. Bu içedönüş süreci tasarım pratiğinizi nasıl dönüştürdü?
Uzun yıllardır Anadolu’dan ilham alıyorum ancak zaman içinde fark ettim ki beni en çok etkileyen şey motiflerin kendisinden çok onların taşıdığı değerler. Bu sezon tasarım sürecine biraz daha içeriden bakmak istedim. El işçiliğine duyulan saygı, kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi, üretimin arkasındaki sabır ve kültürler arasındaki etkileşim benim için desenlerin ya da tekniklerin önüne geçti. Bu yaklaşım tasarım pratiğimi de dönüştürdü. Artık bir motifi ya da zanaatı yalnızca estetik bir unsur olarak görmüyorum, onun taşıdığı hikayeyi, bilgiyi ve düşünce biçimini anlamaya çalışıyorum. Bu da tasarım sürecini daha araştırmacı, daha katmanlı ve daha kişisel bir hale getiriyor.


“Kültürel mirası yeniden üretirken onu nostaljik bir alana hapsetmek istemiyorum. Tam tersine onu bugünün gardırobuna, bugünün hareketine ve geleceğin estetiğine taşımaya çalışıyorum.”

Hızlı tüketimin belirlediği günümüz moda sisteminde “korumak” fikrini bir etik duruş olarak konumland����rıyorsunuz. Bu yaklaşım, koleksiyonun tasarım ve üretim süreçlerinde somut olarak nasıl karşılık buluyor?
Bugün moda çok hızlı üretiliyor ve aynı hızla tüketiliyor. Bu nedenle benim için korumak fikri sadece bir estetik tercih değil, aynı zamanda etik bir sorumluluk. Bu yaklaşım öncelikle üretim biçimimize yansıyor. Türkiye’nin farklı bölgelerindeki zanaatkarlarla çalışıyor, geleneksel bilgi ve el işçiliğinin yaşamaya devam edebilmesi için uzun vadeli işbirlikleri kurmaya özen gösteriyoruz. Önemli olan yalnızca bir tekniği kullanmak değil, o tekniği taşıyan insanları ve üretim kültürünü de desteklemek.

Tasarım sürecinde ise geçmişe ait unsurları olduğu gibi yeniden üretmek yerine onları çağdaş bir bakışla yorumlamayı tercih ediyorum. Böylece kültürel miras müzede kalan bir hatıra olmaktan çıkıp bugünün hayatının bir parçası haline geliyor. Korumanın en etkili yolu onu dondurmak değil, yaşatmak. Ben de tasarımlarımda tam olarak bunu yapmaya çalışıyorum: Zanaatı, bilgiyi ve üretim kültürünü yaşatarak geleceğe aktarmak.

1960’lar ve 70’lerin özgürlük hissiyle bugünün kadınının bilinçli duruşunu bir araya getiriyorsunuz. Bu iki zamanın ruhunu aynı silüette buluştururken en çok zorlayan denge neydi?
1960’lar ve 70’lerde kadınların kendilerini ifade etme biçimlerinde büyük bir özgürleşme vardı. Bugünün kadını ise farklı bir güç taşıyor; ne istediğini bilen, seçimlerini bilinçli yapan ve kendi kimliğini daha net ortaya koyan bir kadın profili görüyoruz. Bu iki ruhu bir araya getirirken en önemli denge, özgürlük hissini romantize etmeden bugünün gerçekliğiyle buluşturabilmek. Silüetlerin hafif, akışkan ve hareketli olmasını isterken aynı zamanda güçlü, rafine ve çağdaş hissettirmesine de önem veriyorum.

Koleksiyondaki el işçiliği ve nakışlar yalnızca dekoratif değil, çok katmanlı bir anlatı dili kuruyor. Bu sezon motiflerin anlam dünyasını oluştururken hangi hikayeler ya da sembolik karşılıklar belirleyici oldu?
Bu sezon motiflerin tek tek sembolik anlamlarından çok onların taşıdığı duygu ve ifade biçimi benim için belirleyici oldu. Heritage koleksiyonunda ilhamı daha çok kendi topraklarımızdan, Anadolu’nun kültürel birikiminden ve geçmişten bugüne taşınan değerlerden aldım. Anadolu’da el işçiliği hiçbir zaman sadece dekoratif bir unsur değil, bir iletişim biçimi, bir duygu aktarımı. Bazen söylenemeyen bir söz, bazen bir iyi dilek, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan bir bilginin izi. Bu nedenle koleksiyonda nakışları ve el işçiliğini yalnızca süsleme olarak değil, geçmişle bugün arasında kurulan sessiz bir dil olarak ele aldım. Bu yüzden koleksiyonun anlatısı belirli sembollerden çok bu duyguların ve değerlerin bugünkü karşılıklarından besleniyor.

Kuş kanatları, geometrik formlar ve folklorik semboller gibi farklı uçları bir araya getiren desenler dikkat çekiyor. Bu kontrastlı yaklaşım, markanın “yapılmayanı yapma” motivasyonuyla nasıl ilişki kuruyor?
Lug Von Siga’da beni her zaman heyecanlandıran şey, ilk bakışta bir araya gelmeyecek gibi görünse de unsurlar arasında yeni bir ilişki kurabilmek. Kuş kanatlar��, geometrik formlar ya da folklorik referanslar aslında farklı dünyalara ait gibi görünse de hepsinin ortak noktasında bir hikaye ve bir ifade biçimi var. Tasarım sürecinde bu unsurları olduğu gibi almak yerine aralarındaki diyaloğu keşfetmeye çalışıyorum.

Belki de markanın “yapılmayanı yapma” motivasyonu tam olarak buradan geliyor. Yeni olmak için farklı olmaya çalışmıyoruz; farklı kaynaklar arasında beklenmedik bağlantılar kurmaya çalışıyoruz. Geçmiş ile bugün, zanaat ile modernlik, gelenek ile çağdaş estetik arasında kurulan bu denge koleksiyonların karakterini oluşturuyor.


“Heritage koleksiyonunda ilhamı daha çok kendi topraklarımızdan, Anadolu’nun kültürel birikiminden ve geçmişten bugüne taşınan değerlerden aldım.”



Renk paletinde taş ve kemik tonlarından zümrüt yeşiline uzanan sinematografik bir geçiş var. Bu paleti kurgularken koleksiyonun duygusal atmosferini nasıl tanımladınız?
Taş ve kemik tonları koleksiyonun sakin ve zamansız tarafını temsil ederken, zümrüt yeşili beklenmedik bir enerji ve canlılık katıyor. Koleksiyonun duygusal atmosferini tanımlamam gerekirse; güçlü ama sakin, rafine ama ulaşılmaz olmayan, köklerine bağlı ama geleceğe bakan bir ruhu olduğunu söyleyebilirim.

Benim için renkler yalnızca görsel bir tercih değil, hikayenin taşıyıcılarından biri. Bu koleksiyonda da renk paleti geçmiş ile bugün, dinginlik ile canlılık arasında kurmak istediğim dengeyi destekleyen önemli bir anlatım aracı oldu.

Kampanya çekimlerinin İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde gerçekleşmesi koleksiyonun anlatısını güçlendiren önemli bir tercih. Bu mekanın koleksiyonla kurduğu bağ sizin için nasıl bir görsel ve kavramsal çerçeve oluşturdu?
İstanbul Arkeoloji Müzesi yalnızca bir çekim mekanı değil, koleksiyonun anlatısının doğal bir uzantısıydı. Beni özellikle etkileyen şey, müzedeki eserlerin yalnızca estetik değerleri değil, taşıdıkları hikayelerdi. Bir heykelin kırılmış burnu ya da zamanın bıraktığı izler bile geçmiş toplumların inançlarına, yaşam biçimlerine ve dünyayı algılayışlarına dair bir şey anlatıyor. Bu detaylar bana her zaman çok ilham veriyor.

Görsel olarak mekan koleksiyona güçlü bir zamansızlık hissi kattı. Kavramsal olarak ise Heritage’ın temel sorusunu destekledi: “Geçmişle nasıl ilişki kuruyoruz ve onu bugünün dünyasında nasıl yeniden anlamlandırıyoruz?” Bu nedenle İstanbul Arkeoloji Müzesi, koleksiyonun ruhunu en iyi yansıtan mekan oldu.

Sürdürülebilirlik, biyoçeşitlilik ve doğal kumaş kullanımı Lug Von Siga’nın temel yapıtaşları arasında. Bugün “sürdürülebilir moda” kavramının sıkça yüzeyselleştiği bir ortamda, siz bu kavramı nasıl yeniden anlamlandırıyorsunuz?
Bugün sürdürülebilirlik kelimesi çok sık kullanılıyor ama bazen gerçek anlamını kaybedebiliyor. Benim için sürdürülebilirlik yalnızca kullanılan malzeme ya da üretim yöntemiyle ilgili değil, bir tasarımın ne kadar anlam taşıdığıyla da ilgili.

Bir parçanın uzun yıllar giyilmesi, değer görmesi ve zamana direnebilmesi de sürdürülebilirliğin önemli bir parçası. Bu nedenle koleksiyonlarımızı geçici trendlerden çok, kalıcılık fikriyle tasarlamaya çalışıyoruz. Elbette doğal kumaşlar, sorumlu üretim süreçleri ve biyoçeşitliliğe duyarlı bir yaklaşım bizim için çok önemli. Ancak sürdürülebilirliği yalnızca teknik bir konu olarak görmüyorum, aynı zamanda kültürel bir sorumluluk olduğuna inanıyorum. El işçiliğini, yerel bilgiyi ve zanaatı yaşatmak da sürdürülebilirliğin bir parçası.

Benim için asıl soru şu: “Bugün ürettiğimiz bir şeyin on yıl sonra da bir değeri olacak mı?” Eğer cevap evetse, o zaman sürdürülebilirlikten gerçekten söz etmeye başlayabiliriz.

Lug Von Siga uluslararası moda sahnesinde konumlanırken yerel zanaatkarlığı merkeze almayı sürdürüyor. Global görünürlük ile yerel hafızayı koruma arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Benim için global görünürlük yerel kimlikten uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Tam tersine bizi globalde farklı kılan şeyin tam da bu özgün birikim olduğuna inanıyorum. Lug Von Siga’da yerel zanaatkarlığı yalnızca bir estetik kaynak olarak değil, markanın temel dili olarak görüyoruz. Farklı bölgelerdeki zanaatkarlarla çalışmak, onların bilgisini ve emeğini görünür kılmak bizim için çok değerli. Bu sayede koleksiyonlar yalnızca Türkiye’den çıkan ürünler değil, bu toprakların kültürel birikimini çağdaş bir dille taşıyan tasarımlar haline geliyor. Dengeyi de burada kuruyoruz: yerel olanı folklorik ya da nostaljik bir alana hapsetmeden, global kadının gardırobuna girebilecek rafine ve modern bir tasarım diline dönüştürerek.

Dünyanın farklı yerlerinde kadınların Lug Von Siga giymesi beni mutlu ediyor. Çünkü aslında taşıdığımız şey yalnızca bir tasarım değil, bu coğrafyanın bilgisi, emeği ve hikayeleri.

“Geçmişin Köklerinden Geleceğin Kanatlarına” Uzanan Bir Sohbet

Jaxx Wallet Download

Jaxx Liberty Wallet

Jaxx Wallet

gem visa login

gem visa login australia